New York eyaletine geldiğimde 25. yaşımdaydım. Geldiğim coğrafya kaos içindeydi. Savaşlar ve seksler birbiriyle yarışıyordu. Toplumun bir kısmı buna kıyamet alameti diyordu. Tarikatlar çok güçlü bir haldeydi ama bir kuşak tam bağımsız ilerliyordu. Otobüs koltukları beyaz bir kılıfa geçirilmişti adeta, sınıflar kadın kahkahalarına boğulmuştu. Bundan rahatsız olan bir kısım vardı. Değersizleştirme en üst düzeye geldi. Halbuki inandıkları kitaplar bu düşünceyi de tamamen benimsemiyordu. Evin içinde yetişen bir çocuk baba faktörünü kaybetmeye başlamıştı. Buna normallik diyordu modernite. Artık tek taraflı bir hükümet yoktu modernite içinde artık hem baba hem anne faktörü vardı. Doğru bir kitapta yazıyordu ki ‘kadınlara verilen haklar, ilime, bilime yönelmiş hayatlardır’.
Tedavi edilmesi gereken bir toplumun içinden geldim buralara. Kendimin nerede olduğunun bir tarafı var gibiydi lâkin tamamen taraf gösterecek bir güce sahip değildim. Tarafını gösteren kişi gerilla olmalıydı. Okuduklarımız bunu gösteriyordu. İnandığın ve yaydığın bir düşünceyi tamamen savunmaya geçmelisin inancı hakimdi. Yapamazdım, kısıtlanmak ruhuma kelepçe vurmaktı, vurdurmazdım. Kimse bana kelepçe vuramazdı. Yaşamıma özgür bir coğrafyada devam etmek için sırt çantama fikirlerimi koymadan uçağa atladım. Yeni savaşlar hayal etmeden bindiğim uçakta siyah ve beyaz yirmi beş yaşımda ilk defa kendini belli etti. Yeterince okumamış buldum kendimi, yetersiz hissettim. Kendi coğrafyama el atacak birilerini ararken başka coğrafyalarında içinde bulunduğu durumu öğrenmemiştim. Huzursuzluk yoktu renklerde. Benim yaptığım bir farkedişti, ilk defa çemberin dışında bir olayı farkediş. İnsan çemberini korkuyla, mutsuzluk bulaşmasın diye o kadar çok daraltıyordu ki kulak kesilmek nedir bilmiyordu. Kendine dışarı bir adım daha atamayacak kadar alan bırakmayan hayat, hayat değildi. Farkettiğin, hayatına yönelik çıkarımlar olduğunda, kendini bir dünya etrafında dönen sırt çantalı olmaktan çıkar, sırt çantası etrafında dönen bir dünya küresi olduğunu kabullen. Sana en uzak gelen kitaplar, sana en uzak gelen filmler bir öncü olabilir yeni bir açılışa. Arkasından uzak kitaplara yakın olan, sana da uzak olmuş insanlar, yakınına girebilecek duruma geliceksin. İnsanlar ortak konuları olan insanları severler. Yanımda saatlerce yolculuk yapacağım insanla paydam olmadığı sürece öğrendiğim bir dil yararsız kalırdı. Pikapları sevdiğim kadar yansıtabilmem de karşımda ki kişinin hikayesini samimiyetle dinleyebilmemi sağladı. Bir tur atar mıyız soruna çekinceliydim, yirmi beş yaşımın özgüvenine sahip oldum. 20 yıl sonra aynı uçakta olsam ve imkan edemediklerimi imkan olarak planlamaya kalksam, istek de bulunsam ve burada olumsuz bir yanıt alsam yerin dibine girerdim. Şimdi ise sadece gülüyordum. Gülümseyen bir insan, samimiyet veren bir insanın, hayat kuralları da pozitif olmayabilirdi. Es geçtim bunu düşünmeyi, zaten yirmi beş yaşındaydım. Pikap ile Arizona’da dolaşma hayali yine kendi düşlerime kaldı. Seyahat üzerine sohbetimizi devam ettirdik ama ortak bir aktivite yapmaktan kaçındık, daha doğrusu kaçındı, biraz alçakca geldi, belki de öyleydi bilinmezlik hakim diyorum burada, sorguya girmiyorum. Birkaç zaman geçti ve yeni bir işe sahip oldum. Bölgeye alıştım, borçlarımı taşımaya başladım. Hayat yükü üstümdeydi ama ben hissetmemek için tüm sevişmelerde kendimi kutsallaştırıyordum. Tanrıyla arama bir kadın alıyor, o gecelik rol değişiyordum. Kadına tanrı olmak hayatımda aldığım en doğru karardı. Bir vazgeçilmezlik hakimdi. Dua alıyordum, merhamete sahiptim. Tanrı egoist olmalımıydı? Ders kitaplarında bulunabilir, öğretmenlerin öğrencilere yöneteceği soru olabilecek bir kıvama sahipti. Ben burayı beklemedim. İlan edişim bir parça ipi çözerken gerçekleşti. Sabahları uyandığımda tek kalmak yine yaşıma istisnaden isteyeceğim bir duyguydu. Gençlik bu diyebiliyordum. Hayat dönemimi ‘onluk’ şekilde ayırdım. 0-10 doğuş, 10-20 hatırlanmazlık 20-30 yaşanmışlık 30-40 sorgulama ile tekrarlaşma 40-50 düzene oturma 50-60 torunlaşma 60-70 ise ölmeydi onluk bölmelerim. İşimi bir ormanın içine koymuşlardı bana da bir gazete küpüründen denk gelmişti. Sık sık yerleştirilmiş küçük ahşap evlerin olduğu büyük bir araziydi, otobüsün durağının adı adampoldü. Adampol yeşiller içindeydi, hayvanlar besili, insanlar bir deri bir kemikti. Burada ne yapacağımı tam çözememiştim. Yaşı benim onluğumda ölüme gelmiş bir doktor yüksek bir balkondan seslendi. Torun dedi, çitleri takip et torun. Benzetmesini normal karşıladım, torunu yaşında olabilirdim lâkin torunu var mı bilmiyordum. Benim coğrafyama has bir üsluptan konuşuyordu adeta memleket sevdalısı dayılarıma benzerliği inanılmazdı. Eyaletleri tanıttı, yüce bir topluluk olduklarından bahsetti. Yerlisi gibiydi sanki de ya değilse dedim. İnsan doğmadığı bir coğrafyayı bu kadar benimser mi diye iç geçirdim. İnsan doğduğu evi yıkar yine baştan yapar yine sever düşüncesi bir hakimiyet sarmıştı bu topraklara geldiğim ilk anda. Doğduğun ev kaderindir ama yaşadığın yer tercihindir. Uğraşmak bana göre değildi, kapıları kapatmıştım, şimdi geriye dönük insanlara akıl vermemeliydim. Tek savunuşum doğduğum topraklara laf kondurmamak olacaktı. Çözüm bendeydi ben kaçtım, o kaçtı, memleket puştlara kaldı. Bir yabancı sömürgesine aşık olan ne olduğu belli olmayan kişiye çiğnemesi için verebileceğim tek şey kendimdi. Oda onu sırtından vurabileceğim yeri öğrenene kadardı. İnsanlara açık vermekten korkmayın diye okumuştum bir makalede verdiğiniz açığı fazlasıyla almakta elinizde derdi. Oldukça katliamcı bir toplum isterdi sayfalar. Bir yediğin tokatta, on parçaya ayırmalısın derdi insanoğlunu. Çiğ sütten büyüyen olgunlaşmamışlara bunu yapmakta sevaptır derdi tanrı. Torunun karşılığı bilime saygıyla hitaptı. İş bölümü bir deri bir kemik insandı. Bir de ormanın içinde ki evden iki aşcıyı pikap arkasında getirmek. Pikap kullanacağımı öğrenmek eğitim vereceğimi bilmekten daha heyecanlı gelmişti. Camlar yosun tutmuştu, renkler buna benzerdi diyebilirim. Çamurlu tekerlerle ilerliyordum, gaz bedalına basarken ayağımda gördüğüm sarı çizmeden haz alıyordum. Yolculuğumun bir dakikası bile orgazm olmama yetiyordu ben tek gidişte otuz kez bu sayıya ulaşıyordum. Dönüşte sakin bir müzik ile ‘sisaydii’ diyerek dudaklarımı kıpırtadıyordum. Aşcılar bugün yemek yetiştirmekte zorlanacaklardı. Bir deri bir kemikler benim elimdeydi. Yemeği önemserdim, yemeği önemsizleştirenlerden nefret ederdim. Sabah erken saatti, kepenklerin kalkmasını beklerken merdane yöntemi uygulayarak pikabın camını yukarı çektim ve biraz arka lastiği kokutarak içeri girdim.
Saatleri geldiğinde rahat bir koltukta insanlara en sevdiği müzikleri, filmleri açtım bazıları porno istedi şifreli yayın için doktordan izin istedim. İnsanlar görmeyi en sevdikleri ile karşı karşıyaydı. Önlerine koyduklarımı bitirene kadar Amerikan usulü bir kırbaç kullandım. Arkasından bir yatağa uzandırdım ve balili masözler ile karınlarını rahatlattım. Akşam üstü evin içinde her bir tura bir alman pastası dedim. Onlar için cazibeli olan yürüyüştü. Alman pastası alman ırkına nefret doğuruyordu. Birkaç hafta geçti insanların kemiği kaybolmaya başladı. Başarılı bir işti devamı hep tekrar ediyordu. Orman üstünde aşcıları almaya giderken yabani hayvan çekimlerim oluyordu ama bir süre sonra kameramı kenara koydum. Sadece yol çok iyi geliyordu. Devam ettim bir sabah durmadım. Ne dedeyi, ne pastacıyı önemsedim. Ormanın derinliklerinden bir deniz uçurumuna geldim ve son vitesde arabayı uçuruma hız aldırdım. Uçuyorduk ben ayrılmıştım son an arabadan. Düştüğümü hissettiğim an bir bacağımı yorgandan yukarı attım. Rüyaydı. Gerçek olsun isterdim. Rüyanın içinden kaçmak isterken bunu nasıl derdim. Ulaşamamazlığa köle olmak derim, tatmadan doymayan insanoğlu derim. Uyan lütfen tattın ve bitti. Kendi coğrafyanda mücadeleye devam..

Sevgi saygı yol ile.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir