Hayal edilenler, hayatta kalanlar, resmedilenler, uykudan uyananlar, düzeni oturtanlar, güvende kalanlar… Bugün ortak bir sohbetimizden bahsedeceğim, tanıdıklarım, okuyucularım.

Hem kendi hayatımda hem de arkadaşlarımın hayatlarında gözlemlediğim bir şey var ki; 25 yaş ve sonrasında sen istesen de istemesen de bir düzenin içine giriyorsun. Yaşın gerekliliği bunu sana sağlıyor. Kimileri var ki bir yaş içerisinde evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı planlar. Kimi var ki plansızlığın içinde plana tabi olur ve kendine gereklilik sunmadan bunu yapar. Kimi var ki planlarını yapamaz; ister, ister olmaz. Kader veya bahtsızlık denir. Kimi de Cem Yılmaz’ın sorduğu soruya “Hazırım.” cevabını verir. Cem şey diyor: “Şans ayağına geldiğinde ne kadar hazırsın?” Bu çok önemli bir şey.

Her zaman şans veya şanssızlık da yoktur bence. Bazen şans geldiğini hissettirir ama gelmez. Hissettiğin için ne şanslı olursun ne de kazanamadığın için şanssız. Biraz pis hissedersin, açık bir tabirle. Hangi kelimeyle açıklamak mümkün olur bilmiyorum, merak da etmiyorum. Çünkü bu her insana denk gelmez. Hissiyatın bir kelime olup topluluğun bütününe ifade edilmesine gerek yoktur. Bu biraz çok koşturanlara denk gelir; çok isteyen ama çok da umursamayanlara. İkisi aynı anda olur mu dersin? Olur. Dünyanın yarın olmayabileceğini aklının ucundan geçiren her kimse, bütün umutları ve bütün çalışkanlığı ile şansı hazır bekleyemez. Şans da tam o noktada istediğini ona vermez; arkada bekleyen, onlarca yarını önemseyenlere sunar.

Dünyayı görme hayalimi tartışıyorum ara sıra kafamda. Her yıl birkaç ülkeye daha çizik atıyorum da. Kendi memleketimi tekrar tekrar dolaşıp yemekler yiyor, ormanların en diplerinde hayalini kurduğum profesyonel kamplar gerçekleştiriyorum. Ara vermeden üç yıl dünyayı dolaşsam 100 ülke görebileceğimi de gözlerimin önüne getiriyorum. Peki ya sonra? Şimdi 28 ise, 31’de bitmesi mi gerekiyor bu planın? Bana 100 ülkenin yeteceğini mi düşünüyorum? Hayır. Sana, size? Görme merakı olan birine sınır koyabilir miyiz? Yemek yapma merakı olan birine yemek yapma sınırı? Bir ressama çizeceği resimlerin sınırı? Hiçbirine sınır koyamayız.

Her yaşın kendine has güzelliği olduğunu ve içinde yaşanması gerekenler olduğunu hem kendime söylerim hem de sizlere hep aktarırdım. Bugün kendimle yaptığım dünya tartışmasında haklı ve mutlu çıktığımı da anladığım bir gün oldu. (Bu çok önceden yaşanan bir gün oldu ve sizlerle burada paylaşmaktan çok mutluyum.)

Anı yaşamak, ertelememek, sadece şimdi var olduğumuzu bağıra çağıra söylemek benim karakterim olsa da bugün bir gezginin gezmediği, bir ressamın çizmediği, bir aşçının pişirmediği anda; üstüne var olduğu iş içerisinde yetişmesi, değerlenmesi, kendine bir şeyler katması, bir gün yeniden başlayacağı harekette ona çok olgunluk katacaktır. Bugün seyahat ederek dünyayı tanımak ne kadar önemliyse doğduğun topraklardan bihaber yaşamak da o kadar önemlidir. Kendi dünyasını kazanan her kimse; doğduğu toprağı, insanları, esnafı, çarşıyı, pazarı bilmeli, bilmeli ki aktarmalı. Bir antik kentin rehbersiz taş yığınından farkı olmadığını biliyorsak, üzerimizde bütün ülke bayrakları var olurken vatandan bihaber yaşamanın; işten, aileden, sağlıktan, ekonomiden, esnaftan, çarşıdan, pazardan, kendi topraklarımızdaki sofradan bihaber olursak biz de o antik kentin rehbersiz taşı oluruz. Üzerimizde onlarca savaş, anı, hikâye olur ama kendi toprağımızla bağdaştıracak, anlatacak bir dilimiz olmaz. Kimsenin tutmadığı bir rehber, kimsenin ilham almayacağı bir kimse oluruz.

Hayatta her şeyin bir bütün olduğunu düşünüyorum ve inanıyorum. Yolda olduğuna inanan her kimse yoldadır; bunun da direksiyonun başında olmakla ilgisi yoktur.

Nereye süreceğine sen karar ver!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir