Selamlar dostlar, uzun süredir sizlerle buluşmak istiyordum ama kendime bu vakti ayıramıyordum. İçim içime konuşuyor, içim içime heyecanlanıyordum bu an için; şimdi o anlardayım, yaşıyorum, mutluyum.
İnsanın, hayatın akışı içinde içine sığmayan anları olur. Bunu genelde mutlulukla özdeşleştiririz. Bu duygu bazen korkuyu, bazen üzüntüyü de temsil eder ama biz onu daha çok mutlulukla bağdaştırırız. TDK’ya sorduğumuzda o da mutlulukla özdeşleştiriyor; ben de konuyu mutluluk üzerinden devam ettireceğim.
Benim en içime sığmayan anlarım seyahatlerimdir; bazılarının yüzdüğü anlardır, bazılarının iş hayatında aldığı başarılarıdır, bazılarının hayvanlarıyla geçirdiği oyun dolu gecelerdir, bazılarının ailesiyle oturduğu uzun vakitler, çayın yeniden demlendiği gecelerdir.
Bu anların sürekliliği olmadığını biliriz; sürekli mutluluğu taşıyamadığımız gibi bunun mümkün olmadığını da, doğru olmadığını da savunuyorum. Duygusal boşluklarımızda o anları anımsar, yüzümüzde tebessüm oluşturan sahneleri gözümüzün önüne getiririz.
Her yıl yeni insanlarla tanışıyoruz. Aile olmasak da, dost olmasak da, ilişki kurmasak da kim “Ben bu sene hiç insan tanımadım” diyebilir?
Diyemez. Bunun için çaba göstermemiz gerekmez, yaşamamız yeterlidir. Bu insanlar belki sadece adlarıyla girer hayatımıza, belki sadece görüntüleriyle, belki yaptıkları işleri takip etmemizle… Birçok örnek verilebilir; ortak bir noktada bulunduğumuz için insanlarla tanışırız. Ben bu noktada yaşamı bir puzzle’a benzetiyorum. Yaşamımızın sonuna kadar “Tamam, bu kadar tanıdım” diyemeyeceğiz; “Almıyorum, kabul etmiyorum” diyemeyeceğiz.
Nefesin “tamam” dediği noktaya kadar, biz istesek de iyi insanlar girecek hayatımıza, istemesek de kötü insanlar girecek. Puzzle tamamlandığında ise biz göçüp gideceğiz, başka insanların parçasını tamamlamak üzere.
Bugün hayatın akışında savunduğum “sürekli mutlu hissetme isteğinin yanlışlığı”, insanın karşı karşıya kaldığında yaşadığı bir “dank etme” durumudur bence. Eğer dank etmezse, yani kişi doğruyu göremezse, asıl tehlike o zaman başlar: İçinden çıkılmaz bir mutsuzlukla baş başa kalır ve bu durum yıpratıcıdır. Hayat tek bir alandan ibaret olabilir mi? Bunu yakalamaya çalışmak ne kadar da banal! Buna koşarken aslında ne kadar büyük bir mutsuzluğun içindeyiz biz?
Hangimiz birbirimize benziyoruz? Yüzlerce ton renk var, toprak ne kadar çeşitli, damak zevklerimiz ne kadar farklı. Hoşlantımız, sevgimiz, heyecanımız… Her şeyimiz ayrı. Sadece mutluluk üzerinde kalsak ne olur ki? Bir maça çıkarsınız, kazanan olmaz, hepiniz sevinirsiniz… Olur mu öyle? Dünyanın çeşitliliği nasılsa, hayatın duygu çeşitliliği de öyledir, öyle olmalıdır. Her anı dağıtmalıyız ki sıra bizim mutluluğumuza gelene kadar çalışmalı, üretmeli, hak etmeliyiz; gelen mutluluğun coşkusunu ve hak ettiği karşılığı verebilmeliyiz.
Tek düze yaşamak olmaz. Sen 25 yaşında emekli ve yorgun hissedebilirsin. Paranın olmadığı, işinden istediğin verimi alamadığın bir anda olabilirsin. Ya da kilosu kendine ağırlık yapmayan, arkadaşlarıyla gece yarılarına kadar kahkaha atan bir çocuk olabilirsin. Gece ile sabahı birleştiren bir enerjiye sahipsindir. Bugün dostunun evindeyken ona toz kondurmayan bir çocuksundur. Bunlar sana söylendiğinde bir şey çağrıştırmayabilir; hep böyle gidecek sanabilirsin. Bir planın yoksa tabii… Ben planı olmayan bir çocuktum; yazdım, gezdim, okudum, plana bağlı kalmadım. Planı olanların okuyacağı bir yazı da değil zaten bu. Sana ancak maddi düzeyi yüksek bir hayat sunarsam konforlu gelir; bu hayatı öyle bir güzelleme yaparım ki sen de buna kanarsın.
Ama sadece birkaç yıl… Belki daha kısa, belki daha uzun… O tekdüzelik kaybolur. Hayat kayıplar yaşatmadan, üzerindeki ağırlığı almadan sana yenilerini vermiyor. Tek düze olmayacağını bilmelisin. Duyguların değişecek; ağır yükler gidecek, hissetmeyeceğin; seni göklere çıkaracak, takdirler kazandıracak yükler gelecek. Ama sen basamakları birer birer aşacaksın. Ne taşıdığını bilmediğin yaşlar bitecek, ne taşımak istediğini seçeceğin yaşlar gelecek. Hiçbir şey tek düze olmaz, zevkli de olmaz ahbap!
Yazımın sonuna doğru gelirken sana söyleyeceğim bir şey daha var: Hepimizin aklı ve fikirleri her an doğru düşünmekle mükellef değil. Hayatın tutkusu, bana göre, nefret duygusunu olabildiğince azaltmakla başlıyor. Kin, nefret, korku… Ne hisset ne de hissettir. Aynı anda doğru düşünemeyebileceğimizi bilmek ve bunu aklından çıkarmamak çok önemli, inan. Kendine odaklan, içine sığmayan yolculuklara çık. Gitmek önemli değil, hareket önemli. İnsan yorulur ama dinlenir de; yani bahane yok!
Annemin aklıma kazınan bir sözü oldu yakın zamanda: “İnsan her yaşta gezmek ister, her yaşta eğlenmek ister; bu insanın yaşıyla değil, hissettiğiyle alakalıdır.” demişti.
Doğru anne… Hissetmek istiyorum. Puzzle’ımda binlerce gün batımı, yüzlerce portre olsun. İyiler, kötüler gelir gider; yaşam böyle güzel.